23 Şubat 2011 Çarşamba

sözcüklerle oynayalım...

hadi gel
sözcüklerle oynayalım
ben
'seni seviyorum'dan
bir gemi yapıp
salayım dereye
sen bir
'ben de seni'
yüzdür
sonra ben
ensene bir öpücük kondurayım
sen gözlerini yum.
kollarım beline dolansın
ellerimden tut...

hadi gel
sözcüklerle oynayalım
'bana daha sıkı sarıl'dan
bir çiçek yap
ben saçlarıma takayım
ve bir kez daha öpeyim
boynundan...

hadi gözlerini aç
benim bir öpüşlük canım var
yüreğim en fazla
bir okşamayı kaldırır...
GÖZDE GÜRER

özlerim...

Güneşten kaçıp
bir ağacın gölgesine sığındığımda
yitirdim özgürlüğümü...
gözlerini gördüğümde
koynuna vardığımda yitirdim...

Gözlerimi bir an ayırdım
gözlerinden
döndüğümde
gitmiştin...

Ben senin gidişini bile özlerim..

Sen giderken
acılar kaldı,
Acılar gitse
Sen kalır mısın?

GÖZDE GÜRER

geldiğimde...

Ben geldiğimde
Sen yeni gitmiştin
son içtiğin sigaranın dumanı
havada asılı duruyordu
Yatağında sıcaklığını yakaladım...

Ben geldiğimde
Sen yeni gitmiştin
Banyo sabun ve diş macunu kokuyordu
ocağın üzerinde
çaydanlık sıcaktı...

Sen yeni gitmiştin
Ben geldiğimde...

yalnız içme...

Bu gece yalnız içme
Masanda ben de olayım
Garsona iki bira söyle
dudakların
benimle bira arasında gidip gelsin

Bu gece yalnız içme
elin elimi tutsun
gözün gözümü görsün,
bir bardağa sarıl
bir de bana...
GÖZDE GÜRER


bu şiir burada bitmez diyen bir dosttan dizeler..

''ve dokunmayalım birbirimize,
sen beni sev ben seni
Öylesine sevelim ki birbirimizi
tek bedende biz olalım
bir bira daha söylerken...'' YAHYA OĞUZ

Yarınım Sen de Kalmış...


Donuk gülüşler kapladığında her yeri
Duyamazsın sıcaklığını hislerin
İçtenliğinse sıradanlığındır sadece
Hiçlik eserken tüm heybetiyle boşlukta
Korku, katran gibi yakışır yakana
Söküp atamazsın üşümeleri,
Titretir bedenini kaygısızlığı gerçeklerin
Kızgınlığınsa, çaresizliğindir artık
Ürkütür yalnızlığı gecenin
Suskunluğun bastırır sessizliği
Yadsıdığında derinliğini düşüncelerin
Kör bir kuyuda bulursun bilinmeyeni!
Çözmek isterken karmaşayı
Bilinmezi çevirmek isterken gerçeğe
Çıkamazsın ruhunu hapseden bedeninden
Gün geçtikçe sağırlaşan dehlizler
Duymaz acı yüklü haykırışları
Ve içine giren şeytan
Görmez sana uzanan elleri…
GÖZDE GÜRER/2011

New York'da Cırcır Böceği...

Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York'a gitmişti. Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü. Kalabalık bir bulvarda yürürken, kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti. Durdu ve dikkatle dinledi. Evet, bu bir cırcır böceğiydi. Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi. Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı. Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp "Yardımcı olabilir miyim?" diye sordu. "Hayır, teşekkür ederim" dedi genç adam. "Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım." "Hayır" dedi görevli, "Cırcır böceği New York'ta bulunmaz." Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti, onu buldu ve eline aldı... "Tamam, işte, burada" dedi. Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşın cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı. Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı. Paranın kaldırıma vurduğu anda, düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan 24 yaya durdu!

Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın, kırlara gidip çiçekleri algılayın, çocuklara bakıp saflıklarını, güzelliklerini algılayın, ağaçlara bakıp dallarını, yapraklarını algılayın. Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın, insanlara bakıp güzelliklerini algılayın. Algıladığınız yalnız paranın sesi olmasın!!!

Bir Varmış Bir Yokmuş...


Bir varmış, bir yokmuş… Çok güzel bir ülkede mahalleler
varmış. Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş.
Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber
olacakları anları iple çekerlermiş. Kavga etseler de kin tutmaz,
her gün yeniden dünyalar kurarlarmış.
Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu
yavaş yavaş gelişirmiş. O zamanlar çocuklar okula servis ile değil,
köşe başında buluşarak giderlermiş. Onların yolunu gözlememiş
evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dershanesi, hazırlık kursları..
Bilmezlermiş, hamburgeri, MTV’ yi,interneti, mp 3’ü, cep telefonunu,
tetrisi, jengayı...
Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri
doldurup sevgileri keşfetmeyi. Bilirlermiş horoz şekercisini,
elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengârenk macunları…
Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla
tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı… Bilirlermiş o hakkında
türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi,
aynı kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, iki kale maç
yapmayı, değiş tokuş kaybedince kapışı, Teksas'ı, Tommiks'i, Zagor’u...
Fileye konan naylon topları, taştan kale direklerini. Üç korner bir
penaltıyı. Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana
taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını... Otobüsteki biletçinin
lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, bozacıyı... Evlerin
arkasındaki odun kömür depolarını. Yakar topun yakışını. Mantarlı
gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı. Yandaki mahalle ile alınan
kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-ödleği. Kan kardeşliğini,
ip atlama, lastiğe basma, topaç virtüözlüğünü, çelik çomağı,
kırılan camları, toplanan paraları... Açık hava sinemalarını, frigo buzu...

Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış. Yaşlar
ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin
çocuklarının başlarına çok işler açmış. Daha sonra işsizlik, hayat
pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme, adamını bulma, malı götürme falan
derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi,
çaresizlikleri, tatminsizlikleri ile baş başa kalmış.
Çocukları mı? Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında, nefes
alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve
yalnız yaşıyorlar. Anneleri babaları onları çok seviyor…

Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor.Hafta
sonları hep beraber Ankamall, Özdilek ya da Galleria'dalar.
Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar trafik kaygısıyla, köşedeki markete dahi gönderilmiyor.
Babalar şirketlerin bilânçolarını, çocuklar da dershane reytinglerini
izliyorlar. Hepsi birer test uzmanı,sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar.

Seksek oynamayı değil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri Windows 98,XP,Vista,7... Onlar ekrana,
ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor...

Ve şehrin ağaçları, tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak
mahalle çocuklarını bekliyor. Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler
içinde, gürbüz, güvendeki çocukları... Hiç sopa yememiş, ağaçtan
düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukları...

ya uğrunda ölmeli...


Yarı dalgalı olmamalı deniz,ya kudurmalı ya durulmalı...
Yarı batmamalı hançer,ya sapına kadar batmalı, ya kınında durmalı...
Yarı sevmemeli gönül,ya uğrunda ölmeli ya hiç sevmemeli!

çalar saat...

Gözümüz saatte söyleştik, hep koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık, düşüncelerle uyuduk. Hep yetişilecek bir yer vardı, aranacak adamlar, verilmiş sözler, yapılacak işler... Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin iziyle karıştı. Başkalarının hayatı, bizimkini aştı. Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hep erteledik. Yirmili yaşlardayken otuzlara kurduk saatin alarmını otuzlarımızda kırklara belki sonra ellilere... Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki, hayat kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda bize artık uyku girmez oluyor gözlerimize...